20 Temmuz 2013 Cumartesi

Yağmur Duası

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Bir yağmur bilirim bir de kaldırım
Biri damla damla alnıma düşer
Diğerinde durur göğe bakarım
Ne şehir, ne deniz kokan gemiler
Bir yağmur bilirim bir de kaldırım

Nedense aldanmış ilk gece annem
Efsunlu bir gömlek giydirmiş bana
İşte vuramadı gökler bana gem
Dinmedi içimde kopan fırtına
Nedense ilk gece aldanmış annem

Biri çıkmış gibi boş bir mezardan
Ortalıkta ölüm sessizliği var
Bana ne geldiyse geldi yukardan
Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan

İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından
İnsandan insana şükür ki fark var
Birine cennetse birine zindan
İyi ki bilmiyor kalabalıklar

Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır hava açardı
Şimdi ne ihtimal ne de imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı?
Yağmur duasına çıksaydık dostlar

Ben geldim geleli açmadı gökler
Ya ben bulutları anlamıyorum
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler
Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
Ben geldim geleli açmadı gökler

Sezai Karakoç

Ben Yokum Beni Karıştırmayın

akıl ve selüloz karışımı
hamurdan yoğrulmuş kafalarınız;
oturmuş vıdı vıdı vıdı vıdı konuşuyorsunuz,
mezarlarınızı dillerinizle kazıyorsunuz,
dillerinizle yalıyorsunuz mezar taşlarınızı,
alıyorsunuz, satıyorsunuz
kurtlarını, böceklerini birbirinizin.

söze nereden başladınız?
ne zaman başladınız?
babalarınızın sulbünde mi?
analarınızın karnında mı?
konuşuyorsunuz, konuşuyorsunuz,
konuşuyorsunuz...

ve bir gün o asık yüzlü melek
perçemlerinizden tutuncaya kadar da
besbelli, konuşacaksınız, konuşacaksınız,

konuşacaksınız...

ama ben yokum, beni karıştırmayın!
kulaklarımı balçıkla sıvadım ben,
kafamın çatlaklarını,
kalbimin deliklerini tıkadım şiirle
sizin kuramlarınıza, söylemlerinize.

vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı...
bunca lafı, nereden buluyorsunuz?
bunca vakti kimden çalıyorsunuz?
aman ne çok şey biliyorsunuz!
aman ne çok şey biliyorsunuz!
teninize düşecek kurtlardan çok,
beyninizi yiyecek kurtlardan çok, kabirde!

kesiyorsunuz, biçiyorsunuz,
liflerine ayırıyorsunuz sözü,
yalanıyla, gerçeğiyle çiğnemeden
yutuyorsunuz sonra
ve kusuyorsunuz
sindiremediklerinizi, önümüze.

yeter ama yeter, ölüler için de, diriler için de!
ayıp, çünkü bakın, tanrı konuşmak için
sizin susmanızı bekliyor.

cahit koytak

Elektronik

yüzüncü kattan inerken isa
sahanlıkta japonlara rastladı
herifler sıkıştırmışlar
köşeye yohanna'yı
konuşan inciller pazarlıyorlar

iyi akşamlar çocuklar
iyi akşamlar efendimiz

yamaha toshiba mitsubishi
bunlar zamanın harikaları
cam paket içinde kauçuk kafalı
judeczencrist son numaraları

numara iyi tuttu
vatikan yuttu zokayı
durumun acılığını metafizikle
örtmeye çalışın papa
ruhu cam kırıkları içinde
göçüp gitti

zavallı papa - tabutunu
iple çektiler yukarı
piyano hamalları
asansör meşguldü çünkü o sıra

cahit koytak

10 Temmuz 2013 Çarşamba

İyi Günler İlerde Anneanne

iyi günler ilerde anneanne 
iyi günler ilerde 
bense yirmidört saatlik 
günlerdeyim anneanne 


rüyalarında senin ne kıyamet kopuyor 
ne de bir gül düşüyor dalından 
sen böyle istersin bilirim 
gülümseyerek anneanne 

oysa ne sarışın kızlar 
göz kırpıyor esmer delikanlılara 
ne de ortadoğu 
bir gül bahçesi oluyor 

yine de iyi günler 
ilerde anneanne 
esmerliğimiz 
kıyamet herkese 

halime bakıp üzülme anneanne 
bir bakarsın dayımla beraber 
ortak bir iş kurar 
belki bir süpermarket açarız 

ne dersin, kasada da 
muzaffer durur, gülümseyerek 
yok yok olur, dandy, pop-corn 
ve kalve çorba satarız. 

kahrolsun amerika deriz sonra 
kahrolsun fransa için ve mançurya 
kahrolur biz böyle deyince 
devr-i daim düzeniyle dönen dünya 

mançurya da kahrolur 
niye kahrolacaksa 

anneanne, müzmin 
başağrılarım artıyor 
işte yaşamak bu deyip dostlar 
müttefiklere gülümsediğinde 

anneanne, ah anneanne 
çıkış yok ve bu tereke 
rahmetli dedemin yüreğinden 
daha eski bir mesele 

yüreğimiz bölüştürülemez 
iyi günler ilerde 

sade ekmeği bildiğimiz 
günler geçmişte 
ve güzeldi anneanne 
şimdi ekmek dile gelse 
boğazımızdan geçişine 
utandığını söylerdi 

iyi günler yok! 
iyi günler yok anneanne 

kıyamet bize 
kıyamet bize 
kıyamet bize 

kıyam/et bize

Hüseyin Atlansoy

2 Temmuz 2013 Salı

Siz Kimsiniz?

Siz kimsiniz?
Bu önemli bir soru mu? Ya da sorulması gereken ''ben kimim?'' mi?
Niye kendiniz değil de benim kim olduğum?
Kendimin kim olduğumu anlatırsam ne fark edecek? Bu sadece yüzeysel bir merak, öyle değil mi?
Vitrinde menü okumaya benziyor, restorana girmeli, yemek yemelisiniz. Yoksa dışarıdan menüyü okumak açlığımızı gidermeyecektir. 


Kim olduğumu söylemem, gerçekten tamamen anlamsız. Öncelikle ben hiç kimse değilim. Hepsi bu. İşte bu kadar basit. ''Ben hiç kimseyim.'' Ama asıl önemli olan sizin kim olduğunuz. Neye sahip olduğunuz. İnsanlar ''siz kimsiniz?'' diye sorarsa, bu soruda bir ima vardır; ''sen çok iyisin o yüzden taklit edeceğim'' ''yürüyüş tarzını, konuşma tarzını, diş fırçalama biçimini...'' her neyse ''orada kahraman, aydınlanmış, fakir, yetkin var.'' öylesine komik hale geliyor ki bu, anlıyor musunuz? Çocukça... Herhangi birini taklit etmek. Böylece bizler de taklitlerin ürünü oluyor muyuz? 

Dinler de şöyle der; onlar taklit kelimesini kullanmamış, ama kendini ada, kendinden feragat et ''ben şuyum, ben buyum, tapın bana'' bunların hepsi kendiniz. 
Okulda taklit ederiz. Lütfen... öğretim(eğitim değil) taklitin bir çeşitidir. Tabi moda da öyle uzun elbise, kısa elbise, kısa saç, uzun saç, sakal... Benze, benze, benze.

İçsel olarak da yapıyoruz bunu, hepimiz bunun farkındayız. Kim olduğunuzu kendinizin, konuşmacının değil, bilmek çok daha önemli. Kendinizi bilmek için sorgulamalısınız. Siz insanlığın hikâyesisiniz. Hakikaten... Eğer hakikaten görebilseydiniz. Bunda muhteşem bir canlılık, enerji, güzellik ve sevgi var. Çünkü artık olanaksız, dünyanın ucunda, ayrı, küçük bir varlık olmak. Bütün insanlığın parçasısınız; tüm sorumluluğuyla, canlılığıyla güzellik ve sevgiyle. Fakat çoğumuz farkında değiliz. Çoğumuz şahsi menfaatlerimizle ilgiliyiz. Kişisel sorunlarımızla, kişisel üzüntülerimizle... Bu dar döngüden kurtulmak neredeyse imkânsız gibi görünüyor. Çünkü bizler öylesine koşullanmış aynen bilgisayar gibi programlannmışız. Bu nedenle yeni bir şey öğrenemiyoruz. Bilgisayar yapabiliyor ama biz yapamıyoruz. Trajediyi anlayın. Makine; icat ettiğimiz bilgisayar çok daha hızlı öğreniyor. Benim yeteneğimin çok ötesinde; beynin yeteneğinden. Bunu icat eden beyin ki bu icat son derece zeki bir makine, güçsüzleşmiş, yavaşlamış, oyuncak olmuş. Çünkü bizler taklit ve itaat ediyoruz hep bir guru, rahip, zengin var. 

*
''Takip edin ve devrim yapıldığında devrimci ve terörist çok yüzeysel oluyor. Yönetim şeklini değiştirmek ya da toplumu. Toplum; yalnızca insanlar arasındaki ilişkidir. Biz fiziksel olmayan bir devrimden bahsediyoruz, psikolojik bir devrim. Öyle ki kökeninde hiçbir gelenek bulunmasın. Hindistan'dasınız ve bu ülkenin kıyafetlerini giyiyorsunuz. Bunlar çok önemli değil, küçük şeyler. Ama içsel olarak uyarma hissi olmaksızın. Kıyaslama oldukça uyarlama da olacak! Zihin kıyaslamadan tamamen özgür olmalı. Böylece içinizde gömülü olan bütün hikâyeyi gözleyebilir, öğrenebilirsiniz. ''


[
Jiddu Krishnamurti konuşmasından]

Bir 7.65’liğim Bile Yok

yaşasın konfederasyon
yaşasın kamçılar ve köleler
çünkü siyahları sevsem de,
lincoln’ın bir yalancı olduğunu biliyorum
dengeler adına vuruldu kim vurulduysa
çiftçiler,Marilyn Monroe,Bağdat
dengeler adına bırakıldım kendimle baş başa
burada şehremini’de
ve bir hallaç pamuğuna dönüşmüş olarak
kimim ben
nerden gelip nereye gidiyorum
bunun ne önemi var
mossad besliyor kafka’yı
zen’i Amerika finanse ediyor
çünkü hepimizi uyuşturup,
ortadoğu’yu ateşe vermek istiyorlar
ikilem
üçlem ve dörtlemler
alternatif çöplüğüne döndü üçüncü dünyanın beyinleri
‘hiç akletmez misiniz'
hayır etmeyiz!
felsefenin soysuz çarkına teslim ederiz ayetleri
öyle büyüttük öyle büyüttük ki felsefeyi
eylemi de aldı içine
eylemi de aldı bizden
ve ateşler içre bağdat’ın orta yerinde,
çırılçıplak kalakaldık işte
dengeler adına silahsız
dengeler adına şahsiyetsiz
miskin,geveze,entelektüel...
dengeler adına vuramadı kim vurmadıysa
dengeler adına şair yaptılar bizi

Hakan Albayrak

"Benim Çıkarım Ne?"

"Benim çıkarım ne?" İnsanların düşündüğü bu. Eğer bir ürünü satarak para kazanıyorsa, kendi gelirini tehlikeye atacak benzer ürünü satan diğerleriyle savaşacaktır. Bu yüzden insanlar dürüst değildir ve birbirlerine güvenmezler. Biri gelip de size derse: "Tam aradığınız evi buldum." O bir satıcıdır. Bir doktor "Böbreğinizi almalıyız." dediğinde, bunu yatının parasını ödemek için mi, yoksa gerçekten böbreğimin alınması gerektiği için mi dediğini bilmem mümkün değildir. 

Parasal sistemde insanlara güvenmek zordur. Eğer dükkanıma gelirseniz ve desem ki: "Bizdeki lamba güzel ama yan dükkanda daha iyisi var." İş hayatında uzun kalamam. İşler yürümez. Ahlaklı davranırsam, işler yürümez. Bu bağlamda "Sanayi sektörü insanlığa hizmet etmektedir." derseniz, bu doğru olmaz. Ahlaklı olmaya güçleri yetmez; çünkü yok olurlar. 

Şu anda geçerli olan sistem insanların yararı için tasarlanmamıştır. Eğer hala anlayamadıysanız, insanları önemseselerdi, ortada taşeronlar olmazdı. Endüstri umursamaz. İnsanları işe almalarının sebebi henüz otomasyona geçmemiş olmalarıdır. "Terbiyeden ve ahlaktan bahsetmeyin, gücümüz yetmez ve iş hayatında kalamayız.

Jacque Fresco

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Yürekten Sevdiğim

“yürekten sevdiğim,

sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. aşkım da öyle. zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: o, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. ama aşk -feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...

dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel. ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.

hoşça kal canım. seni ve çocukları binlerce kere öperim.
senin, karl
manchester, 21 haziran, 1865”

Anna

Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan rabbin adıyla başlayan adamlarız anna.
büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
işte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
insaf et anna!
gidelim buradan.
senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.
hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.
ölelim diyecektim az kalsın. ölmeyelim. hiç ölmeyelim anna.
sarılalım diyecektim az kalsın. içimden böyle şeyler de geçiyor işte. sarılalım, dudakların…
tamam sustum.
gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. şiir kalsın istersen, sadece otursak. oturmasan da olur benimle,sadece ellerimi tut. ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
yüzüme bak ama anna, yüzüme bak. gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
gözlerim biraz karanlık. içinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, turgutlar, edipler,sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.
gözlerim biraz yorgun. içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…
bekleyişler anna. köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba,babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.
hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. ama geçecek hepsi, geçecek. şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
gözlerimin içine bakmaktan korkma anna.
sen adımını attığın andan itibaren hira dinginliğine dönüşecek ortalık. tanrı bizimle de konuşur belki

Tarık Tufan

Şiir Savaşlarım

ben yine buralardayım, siz burdasınız, ötekiler burda
ötekiler
çorap kitap nişan yüzüğü gözlük kullananlar
sevimli kafası çalışan iyi insanlar
benim açlığımla beslenen
hava durumuna göre din değiştiren
boş zamanlarında acı çekenler
çoğalan
çoğala çoğala tükenenler

yedekte beklettiğim duygular; işte, korkun
hayırsever biriyim, bundan da korkun
batıda yoksul, doğuda varsıl, turnuvalarda sonuncuyum
adam olmaya doğuştan yeteneksiz
içimiz konusunda ciddiyim

sadece kederlere yardım ederim
bir güzelleşme fırsatı yakalarsanız
değerlendiririm
görüyorsunuz ikiparalık iyiniyetimle
elimden ne gelirse
çünkü hep buralardayım, yanıbaşınızda
hayvanlık ağlıyor biliyorsunuz
ötekiler ağlıyor
ama bana inanmayın rol yapıyorum
ekmek yiyorum, "nasılsın" lara teşekkür ediyorum
bebelere tütün içmesini öğretiyorum

tüm bunlar bir yana
aslında iyi bir iş arıyorum

Ossman Konuk